top of page

“Annem Öldü Mü?” Romanına Psikanalitik Bir Bakış

Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un çarpıcı romanı Annem Öldü Mü?, yalnızca bir aile hikâyesi değil; aynı zamanda bastırılmış duyguların, görülmemişliğin ve içsel boşlukların derin bir anlatısıdır. Bu yazıda, romanın ana karakteri Johanna’nın iç dünyası psikanalitik kuramlar ışığında incelenmiştir. Johanna, yıllar önce baskıcı ve beklenti dolu ailesinden uzaklaşarak kendi sanatçı kimliğini oluşturmuş bir kadındır. 60’lı yaşlarında doğduğu şehre geri döndüğünde, bu dönüşün yalnızca fiziksel bir yolculuk olmadığını anlıyoruz. Bu geri dönüş, aslında geçmişle bir yüzleşmedir. Annesiyle iletişim kurmaya çalışır, fakat karşılaştığı şey net bir reddediştir. Annenin sessizliği ve ulaşılmazlığı, Johanna’yı giderek daha yoğun bir şekilde geçmişe çeker. Bu noktada roman, bir anneye ulaşma çabasından çok daha fazlasına dönüşür:Bir tanınma, görülme ve var olma mücadelesine. Johanna karakterinin kitap boyunca annesiyle olan hesaplaşmasını görüyoruz. Johanna’nın annesine karşı olan duygularını sayfalarca kusabilmesi, zihninde sürekli annesiyle hesaplaşmaya çalışmasının yanı sıra babasına karşı neredeyse duygusal bir felçlik yaşadığını ve neredeyse hiç duygusunu ifade etmediğini gözlemliyoruz. Johanna’nın babasına öfkesini ifade edememesi babasının otoritesinin mutlak ve yıkıcı olmasından kaynaklanmaktadır. Babaya yapılacak olan herhangi bir duygusal çıkış sembolik bir kastrasyon yok olma korkusu ortaya çıkartmaktadır. Freud’a göre kastrasyon kaygısı, çocuğun otorite figürü karşısında duyduğu cezalandırılma ve yok edilme korkusunun temelini oluşturmaktadır (Freud, 2001). Bu durum, Freud’un (2019) ödipal karmaşa bağlamında ele aldığı babanın yasasının özne üzerindeki mutlak hakimiyetinin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Johanna’nın babaya karşı yaşadığı duygusal felçlik, babanın karşılaşılmaktan korkulan bir tehdit olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Bu korku Johanna’nın babaya karşı olan öfkesini bastırmasına ve babaya yöneltilemeyen yıkıcı dürtülerin yer değiştirme yoluyla anne nesnesine yansıtılması (Freud, 2015) ve duygusal boşalımın ancak anne figürü üzerinden sağlanmasına sebep olmaktadır. Johanna aslında yalnızca anne ile hesaplaşmamaktadır Psikanalitik kurama göre bastırılmış duygular, doğrudan ifade edilemediklerinde daha güvenli nesnelere yönelme eğilimi göstermektedir (Freud, 2001). Johanna’nın annesine olan öfkesinin ve diğer tüm duygularının bu kadar kontrolsüzce ve tüm zihnini kaplayacak bir biçimde olması aslında bu öfkenin sadece anneye duyulan bir öfke olmadığını ortaya koymaktadır. O öfke sadece anneye ait değil; babaya duyulan ama bastırılan büyük bir enerjinin anneye kanalize edilmiş halidir. Bu enerjinin yer değiştirme mekanizmasıyla birlikte ablaya karşı da ortaya çıktığı yer yer kitap içerisinde gözlemlenmektedir. Ablaya yönelik olarak ortaya çıkan öfkenin bir kısmının babanın mutlak otoritesinden duyulan korku sebebiyle yine öfkenin kadın cinsiyetindeki ikincil nesnelere yansıtılmasının daha kolay olmasından kaynaklı olduğu düşünülmüştür. Bu durum, Johanna’nın zihninde yasa koyucu erkek otoritesinin dokunulmazlığını korurken, duygusal boşalım alanını sadece dişil figürlerle sınırlı tuttuğunu ortaya koymaktadır. Johanna’nın babayla kurduğu ilişki, Freudyen perspektifte kız çocuğunun babanın yasası karşısında duyduğu sembolik kastrasyon kaygısıyla açıklanabilir (Freud, 2019). Babanın otoritesi, Johanna’nın kadın kimliği ve sanatçı özne olması yönünde engelleyici bir etkiye sahiptir. Hatta babanın otoritesinin annenin kendisi olmasını da engelleyen bir işlevi vardır. Freud’a göre ödipal süreçte baba figürü, hem arzu nesnesine ulaşımı sınırlayan hem de toplumsal yasayı temsil eden bir yapı olarak işlev görmektedir (Freud, 2001). Johanna’nın bu engellemeler karşısında hissettiği duygular babanın temsil ettiği mutlak otoriteye yönelik ortaya çıkamayıp daha tanıdık olan anne nesnesine kaymıştır (Freud, 2015). Baba Johanna’yı sanatçı olmasına izin vermeyerek ancak kendi onayladığı kişiyle evlenmesine olanak tanıyarak aslında kızının kendine ait arzularını gerçekleştirmesine izin vermeyerek kızını sembolik olarak hadım etmektedir. Bu yüzden Johanna, babaya karşı ölmüş olmasına rağmen hiçbir duygu ifade etmeyerek sembolik varlığını korumaya çalışmaktadır. Sanat eserlerinde babaya ilişkin değil anne ve çocuğa ilişkin temaları işlemesi de benzer bir şekilde yorumlanabilir. Babaya sanat eserlerinde yer veremez çünkü aslında halen babanın otoritesinden ve yok edilmekten korkmaktadır. Baba, Johanna’nın gerçekten olmak istediği kişi olmasına izin vermeyerek simgesel gücü, otoriteyi elinde tutmaktadır. Johanna resim yaparak yani yaratım yaparak babanın bu gücüne sahip olmaya çalışır; bu durum psikanalitik açıdan bir yüceltme ve eksik olan gücü telafi etme çabası olarak okunabilir (Freud, 2018). Yüceltme, kabul edilemez dürtülerin toplumsal olarak kabul edilebilir üretimlere dönüştürülmesi sürecidir (Freud, 2001). Ancak babanın gölgesi o kadar büyüktür ki aileyle ilişki içerisindeyken bunu yapması mümkün olmaz ve Johanna aileyi terk etmek zorunda kalır. Bu ayrışma, bireyin baskılayıcı nesne ilişkilerinden uzaklaşarak özerklik geliştirme çabası olarak değerlendirilebilir (Mahler ve ark., 1975). Fakat Johanna babanın izni olmayan bu yaratımın cezalandırılacağından hala korkmaktadır, hatta korkusu sanatına baba figürünü değil de anne figürünü eklemesine sebep olmaktadır. Bu korku, süperegonun içselleştirilmiş otorite olarak işlev görmesiyle ilişkilendirilebilir (Freud, 2001). Johanna’nın annesi romanda uzak, sert, cana yakın olmayan, duygusal olarak erişilemez, sağduyusuz, kuralcı bir figürdür. Johanna, annesinin anne olmaktan bıktığını düşünmektedir, kendisi hayattayken annesinin güvende olmadığını düşünmektedir. Bu sebeple aslında annesi fiziksel olarak hayatta olsa dahi Johanna için anne kaybedilen bir nesnedir. Hayattayken kaybedilen bu nesne sağlıklı bir şekilde çözümlenemediği (yas süreci tamamlanamadığı) için Johanna’da büyük bir melankoliye sebep olmuştur. Melankolide kaybedilen nesne benliğin içine alınır ve özne kaybı kendi benliği üzerinden deneyimler (Freud, 2012). Johanna’nın bu melankolik yapısı sevgi ve nefret gibi ikircikli duyguların yoğun bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu durum psikanalitik literatürde ambivalans olarak tanımlanmaktadır (Freud, 2001). Johanna annesinin evinin önünde her geçen gün daha da çok zaman geçirmektedir. Soğuk havaya rağmen, evin önünde çaresizce uzun saatler geçirmekte ve röntgencilik yapmaktadır. Bu tür davranışlar, kaybedilen nesneyle bağın sürdürülmesine yönelik kompulsif girişimler olarak değerlendirilebilir (Freud, 2001). Bu Johanna için gerilim yaratan bir durumdur ve her gün daha da ileri gider. Ortaya çıkan bu obsesif-kompulsif tarafın çocuğun aynalanma ihtiyacındaki eksiklik sebebiyle ortaya çıktığı düşünülmüştür. Anne tarafından görülme arzusu, anne ile benzer şeyler yaşadıklarına dair özdeşim kurma isteği (annenin bileklerinin kesik olduğunu görme çabası) oldukça yoğundur. Johanna’nın sürekli annesinin evinin etrafında dolaşması, annesiyle konuşmak için rahatsız edici yollara başvurması annenin bileklerinin kesik olup olmadığını görme çabası hayati bir aynalanma ihtiyacıdır. Winnicott (2017), bebeğin annesinin yüzüne baktığında gördüğü şeyin kendi varlığı olduğunu belirtir. Eğer anne bebeği değil de kendi içsel çatışmalarını yansıtıyorsa, çocuk görülmemiş hisseder ve varoluşsal bir boşluğa düşer. Winnicott’a (1960) göre annenin yeterince aynalama sağlayamaması, çocuğun gerçek kendiliğinin gelişimini sekteye uğratmaktadır. Johanna annesinin bedenindeki fiziksel yaralarda kendi varoluşsal acısının bir yansımasını aramaktadır. Kendi acısını unutabilmek için Johanna annenin acısını görmeye ihtiyaç duymaktadır. Johanna 60 yaşında olmasına rağmen kendisini var edebilmek için annenin acısının varlığından emin olmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu durum, özdeşim yoluyla nesneyle bağ kurma çabası olarak yorumlanabilir (Freud, 2001). Ve bu ihtiyaç o kadar büyüktür ki Johanna artık başka bir şey düşünemez ve yapamaz hale gelir. Resimlerine, çalışmalarına odaklanmaya çalışsa da bu çaba varoluşsal acısı sebebiyle boşa çıkar. Johanna’nın annesinin bileklerinde kesik izlerini arama çabası, hayatta kendi yaraları ile annesinin yaraları üzerinden ortak kader özdeşimi kurma çabası ve arzusudur. Johanna, ‘Eğer annem de benim kadar yaralıysa, o da benim gibi acı çekmiştir; eğer o da acı çektiyse, benim çektiğim acıları görebilir ve anlayabilir.’ düşüncesiyle hareket etmektedir. Ancak annenin bu izleri Johanna’dan saklaması ve Johanna’yı evine almaması, aynalanmanın oluşamaması demektir. Bu ısrarla devam eden aynalanmaya dair ihtiyaç annesinin hayatını tacize kadar varmıştır. Açıkta kalan bu ihtiyaç Johanna’da nesneyi kontrol etme arzusuna ve obsesyonel bir takibe dönüşmüştür. Anneye aktarılamayan duygular ve kurulamayan bağ, Johanna’nın anneyi sürekli göz hapsinde tutarak (gözetleyerek) elde tutma çabasına sebep olmuştur. Johanna annesinin acısıyla özdeşim kurarak annenin iç dünyasında yer edinmeye çalışmaktadır (Winnicott, 2020). Böylece buradan yola çıkarak Johanna’nın anneye yönelttiği öfkenin yalnızca babaya yönelecek öfkenin yer değiştirmesinden kaynaklı olmadığını söyleyebiliriz. Anne tarafından erken dönem aynalanma eksikliğinin Johanna’nın anneye karşı öfkesi için ikinci bir dinamik oluşturmuştur. Freud’a göre erken dönem yaşantılar, bireyin bilinçdışı çatışmalarının temelini oluşturur (Freud, 2001). Johanna’nın iç dünyasında anneye yöneltilen bu yoğun ve kontrolsüz öfke, tek katmanlı bir sürecin ürünü değildir. Aksine bu öfke, hem dikey hem de yatay düzlemde birbirini besleyen iki temel psişik dinamiğin kesişim noktasında durmaktadır. Bir yanda, babanın mutlak ve yıkıcı otoritesi karşısında hissedilen ancak ifade edilemeyen kastrasyon korkusu, yer değiştirme mekanizmasıyla anneyi güvenli bir hedef haline getirmiştir. Diğer yanda ise annenin pasif konumu ve ihmali vardır. Dolayısıyla Johanna için anne, sadece babadan kaydırılan öfkenin nesnesi değil; aynı zamanda kendi öznelliğiyle var olamadığı için çocuğuna aynalama sunamayan, varlığıyla yokluğu iç içe geçmiş bir boşluk ve öfkeinin iletileceği alandır. Johanna annesinin kendisinden nefret ettiğini düşünmektedir, bu Johanna’nın annesini duygusal olarak erişilemez bir konuma getirmektedir. Doğduğu andan itibaren annesinin onun annesi olmak istemediğini düşünmektedir. Johanna’nın bu düşünceleri, annenin Johanna’nın duygularını yeterince kapsayamadığını göstermektedir. Johanna’nın duyguları çocuklukta kapsanan bir konuma geçmediği için Johanna bugünden bir yetişkin olarakta kendisini sakinleştirecek kapasiteye sahip değildir. Annenin bu kapsama yetersizliği Johanna’nın çocuklukta çok büyük kaygılarla tek mücadele ettiğini gözler önüne sermektedir. Anne ve baba arasındaki ilişkiler, anneyle evde kaldığındaki annenin duygularıyla çocuğun meşguliyeti bunlara örnek olarak verilebilir. Annenin işleyemediği duygular Johanna’nın içinde yıllarca birikerek devasa bir acıya sebep olmuştur. Johanna bir paragrafta ‘ne kadar kızgın olsa da nasıl olduğumu merak ediyor olmalı neredeyse 60 yaşındaki çocuğuyum onun’ cümleleri ile birlikte anne tarafından 60 yaşına da gelmiş olsa kapsayan bir anne olmasına ve onun kaygılarının kapsanan bir hale geçmesine çok ihtiyacı olduğunu gözler önüne sermektedir. Fakat Johanna’nın anneyle iletişime geçme çabaları anne tarafından 60 yaşında tekrar tekrar reddedildiğinde yani tepkisizlikle (donuklukla) karşılaştığında Johanna yani çocuk işleyemediği duyguları daha da korkunçlaşmış bir halde geri alır. Bion (1962), bu duruma adı konulamaz dehşet ismini vermektedir. Bu durum, annenin çocuğun duygularını işleyememesi sonucu ham duyguların geri dönmesiyle ilişkilidir (Bion, 1962). Anne tarafından işlenemeyen bu ham duygular Johanna’nın daha obsesif bir tarafa savrulmasına sebep olmaktadır. Johanna’nın bu obsesif takibi aslında annesinin onu görmesi ve kapsamasına dair yoğun çabasıdır (Bion, 1962). Bion’un alfa ve beta elementleri kapsamında durum göz önüne alındığında Johanna’nın kitap boyunca acılarının annesi tarafından anlaşılmasına dair çok yoğun bir arzusu göze çarpmaktadır. Bu durum Johanna’nın işlenmemiş, anlamlandıramadığı duyusal verileri, ham acıları (beta elementleri) annesine sunma isteğidir. Fakat anneden gelen engelleyici tutum sebebiyle Johanna’nın bu beta elementlerini alfalaştırma talebi geçersiz olmaktadır (Bion, 1962). Ablanın anne ile kurduğu simbiyotik ve uyumlu ilişki, Johanna’nın aile içindeki yabancı hatta ailenin düşmanı konumunu pekiştirmektedir. Ablanın anne tarafından yakın ilişki kurulan çocuk olması, Johanna’nın yaşadığı mahrumiyeti daha görünür kılmakta ve öfkenin bir diğer hedefi olarak kardeş figürünü belirlemektedir. Bu bağlamda ablaya yöneltilen saldırganlık, sadece babadan kaydırılan bir öfke değil, aynı zamanda elde edilemeyen iyi anneye sahip olan kişiye duyulan hasetin bir yansımasıdır (Klein, 2011). Johanna’nın 60 yaşındayken hala o kapının önünde beklemesinin tek sebebi annesine ulaşmak değildir, Johanna aynı zamanda ablasına kaptırdığı kendi çocukluğunu da geri istemektedir. Johanna annesinin evinin dışında dondurucu soğukta tek başına kalırken abla anneyle birlikte sıcak evde güvenli alandadır. Abla içeride acılarına anneyle birlikte isim bulmaya çalışırken yani beta elementleri alfaya çevirmeye çalışırken Johanna dışarda beta elementlerle kalıyor ve bu elementler dönüştürülemeyerek Johanna’nın dışarıda titremesine sebep oluyor (Bion, 1962). Johanna annesinin komşuları Bayan Benzen’den korktuğunu farkediyor bir yandan annesini çok korkak biri olarak tanımlarken bir sonraki sayfada ise annesinin çok güçlü olduğunu fakat Ruth’un bunu fark edemediğini söylüyor. Bu kadar yakın sayfalar içerisindeki bu değişiklik Johanna’nın annesine karşı olan duygularının ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor. Johanna’nın anlatısında annesine dair nitelendirmelerin bu denli hızlı ve keskin bir şekilde değişmesi, karakterin nesne sürekliliği kurabilme kapasitesindeki yetersizliği ortaya koymaktadır. Mahler'e (1975) göre nesne sürekliliği, bireyin sevilen nesneyi hem iyi hem de kötü yanlarıyla bütüncül bir şekilde zihninde tutabilme yetisidir; ancak Johanna’nın zihninde anne nesnesi henüz bütünleşememiş, iyi/güçlü olan ve kötü/zayıf olan ayrı ayrı bölünmüş gibi gözükmektedir. Bu durum, ilkel bir savunma mekanizması olan bölmenin bir görünümü olarak yorumlanabilir; Johanna, annesinin karmaşık gerçekliğiyle başa çıkamadığı noktada nesneyi zihninde parçalara ayırarak, kötüye alır ve bir anlık duygusal durumun tüm gerçeği kaplamasına izin verir. Bu savunma, özellikle paranoid-şizoid konumda belirgin olarak gözlemlenmektedir (Klein, 1946). Anneyi bir yandan kurturulunması gereken bir nesne olarak görürken bir yandan da takıntılı bir biçimde annesinin takip etmesi de bölme durumuna örnek verilebilir. Johanna, annesinin boğucu kontrolcülüğüne ve müdahaleci tavrına bir tepki olarak, kendi anneliğinde tam zıt kutba savrulmuştur. Annesinin yaptığı her şeyin tam tersini yaparak oğlu John’un hayatına karışmamış ve ondan beklentilerde bulunmamıştır. Ancak psikanalitik açıdan bu durum, bir özgürlük alanından ziyade bir ihmal ve duygusal yoksunluk alanı yaratmıştır. Annenin aşırı mevcudiyeti, invazyon ne kadar yıkıcıysa, Johanna’nın sergilediği aşırı mevcudiyet kaybı da çocuk için o denli yaralayıcıdır. Bu durum, karşıt tepki geliştirme savunma mekanizması ile açıklanabilir (Freud, 2001). Johanna’nın, ‘Annemin acısının benim kaygıma dönüştüğünü ama benim acımın John’un yüküne dönüşmediğini düşünmek saflık olurdu’ ifadesi, kuşaklararası aktarımın kaçınılmazlığına dair çarpıcı bir farkındalıktır. Johanna, annesinden devraldığı boşluk ve sevilmeme acısını, oğluna müdahale etmeyerek ondan uzak tuttuğunu sansa dahi, aslında bu acıyı bir yokluk yükü olarak ona devretmiştir. Bion’un (1962) kuramı çerçevesinde bakıldığında; Johanna kendi annesi tarafından kapsanamadığı için, oğlunun duygularını kapsayacak bir ruhsal kapsayıcı (container) olamamıştır. Bu durumda çocuk, işlenmemiş duygusal yaşantıları kendi başına anlamlandırmak zorunda kalmaktadır (Bion, 1962). Kendi acısıyla meşgul olan ve annesinin kapısında bekleyen Johanna, ruhsal enerjisini oğluna yatıramamış; bu durum John’u annesinin acısının sessiz tanığı ve taşıyıcısı haline getirmiştir. Johanna’nın bu cümlesi, travmanın şekil değiştirse de (kontrolcülükten ilgisizliğe) özündeki yıkıcılığını koruduğunu ve bir kuşaktan diğerine sızmaya devam ettiğini itiraf etmektedir. Hatta bu devam eden durumu ‘acı çemberi’ olarak adlandırmaktadır. Bu acı çemberinin kırılabilmesi için Johanna, annesiyle gerçekleştireceği isyan içerikli bir hesaplaşmanın şart olduğunu savunur. Bu isyan, sadece bir öfke patlaması değil, annesinin o donuk ve kapsayamayan imgesinden koparak kendi iradesini ve yolunu bulma girişimidir. Lacancı bir perspektifle bu, Johanna'nın hayali bir aynalanma arayışından vazgeçip simgesel düzene adım atması anlamına gelir. Yani Johanna, annesinin onayına hapsolmuş bir nesne olmaktan çıkıp, kendi sözcüklerini ve iradesini beyan eden bir özne haline gelmelidir. Ancak bu isyan aracılığıyla annesinin arzusundan bağımsızlaşabildiğinde, hem kendi üzerindeki o ağır mirası sonlandırabilecek hem de John’a devrettiği bu yükü hafifleterek ve acı çemberini kırmayı başarabilecektir. Johanna’nın geçmişinden kalan kül tablası, ekmek tahtası ve ismini kazıdığı elbise askısı gibi nesnelere tutunması, ailesinin onu kendi tarihinden silip atma girişimine karşı geliştirdiği bir direniştir. Johanna bu nesneleri, hikayeden çıkartılamayacağına dair deliller olarak konumlandırır. Bu tür nesneler, geçiş nesneleri olarak bireyin süreklilik duygusunu korumasına hizmet etmiştir (Winnicott, 1953). Özellikle ismini bir nesneye kazıması, Winnicott’un (2017) kendilik nesnesi kavramıyla örtüşmektedir. İsmini kazıması varlığının inkar edilemez bir kanıtını yaratma çabasıdır. Ailesi tarafından ruhsal olarak yok sayılan Johanna, bu nesneler aracılığıyla ailenin fiziksel dünyasında kendine sarsılmaz bir yer bulmakta ve sembolik dışlanmaya karşı somut bir varoluş kalesi inşa etmektedir. Johanna’nın kendisini annesinin ayakkabısındaki bir taş olarak betimlemesi, Heinz Kohut’un kendilik psikolojisi çerçevesinde güçlü bir anlam taşır. Bu metafor, Johanna’nın anne için fark edilmesi son derece kolay, hatta rahatsız edici düzeyde hissedilebilir bir varlık olmasına rağmen yine de görülmemesi ve dikkate alınmaması deneyimini simgeler. Kohut’a göre çocuğun sağlıklı bir kendilik geliştirebilmesi için bakım verenin aynalayıcı işlevi kritik önemdedir. Ancak Johanna’nın deneyiminde anne, bu aynalama işlevini yerine getirmemekte; aksine, çocuğun varlığını adeta yok sayarak onun kendilik bütünlüğünü zedelemektedir (Kohut, 1971). Ayakkabıdaki taş metaforu burada iki yönlü okunabilir: Bir yandan Johanna, annenin psişik dünyasında rahatsız edici bir unsur olarak konumlanmakta, diğer yandan ise bu rahatsızlık bile annenin dikkatini çekmeye yetmemektedir. Bu durum, Kohut’un tanımladığı kendilik nesnesi başarısızlığına işaret eder. Çocuk, bakım verenden beklediği görülme, onaylanma ve duygusal olarak tutulma deneyimini yaşayamadığında, kendilik dağılma tehdidiyle karşı karşıya kalır. Johanna’nın çıkarılmayan taş oluşu, onun hem fark edilme arzusunu hem de bu arzunun kronik biçimde karşılanmayışını dramatik biçimde ortaya koyar. Johanna başka satırlarda annenin Johanna’nın dünyada ne kadar yalnız hissedip hissetmediğini bir an olsun merak edip etmediğini düşünmesi annenin zihninde Johanna’yı zihininde taşıyıp taşımadığını sorgulamasını çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda annenin taşı çıkarmaması, yalnızca ihmal değil, aynı zamanda aktif bir görmezden gelme olarak düşünülebilir. Annenin bu görmezden gelme durumunun Johanna’nın sanat eserlerine de yansıdığı gözlemlenmiştir. Johanna ‘Gözündeki bandı çıkar,gözlerini açık çiz, onların gözlerini açık çiz, bu senin elinde.’ Bu satırlarda Johanna’nın Anne ve Çocuk tablosunu kastettiği düşünülmüştür ve bu eserinde de anne ve çocuğun gözlerinin açık çizilemediği fark edilmektedir. Bu da aslında Johanna’nın annesinin onu aktif olarak görmezden gelirken ona gözlerini kapattığının eserlerine sembolik bir yansımasıdır. Kohut’un perspektifinden bakıldığında, bu tür bir deneyim bireyde derin bir değersizlik duygusu ve kronik bir görünmezlik hissi yaratır. Johanna’nın kendisini bu şekilde konumlandırması, onun içselleştirdiği değersizlik algısının ve aynalanmamış kendiliğinin bir yansımasıdır. Kohut’a (1977) göre empatik yetersizlik, bireyde kronik değersizlik duygularına yol açar. Dolayısıyla bu metafor, yalnızca bir benzetme değil, kırılgan bir kendiliğin oluşumuna dair yoğun bir klinik ipucu sunmaktadır. Tüm kitap boyunca aslında Johanna’nın anne tarafından tutulup tutulmadığını öğrenme çabasını ve tutulmadığını gördükçe ne kadar dağılıp obsesif bir şekilde tutulduğunu hissetmeye dair kanıt bulma çabasını görüyoruz. Bu Johanna’nın kendiliğinin dağılmaması için bir somut delile ihtiyaç duyarken bir yandan da ne kadar dağılmaya müsait bir kendilik ortaya koyduğunu gözler önüne sermektedir. Bu ihtiyaç, dağılma tehdidi altındaki kendiliğin bütünlüğünü koruma çabası olarak değerlendirilebilir (Kohut, 1971).
Sonuç
Vigdis Hjorth’un Annem Öldü Mü? romanı, Johanna karakteri üzerinden bitmemiş bir yasın, kapsanamamış bir çocukluğun ve otorite karşısında felç olmuş bir kendiliğin anatomisini sunmaktadır. Bu çalışmada yapılan analizler göstermektedir ki; Johanna’nın annesine yönelik obsesif takibi ve dinmeyen öfkesi, aslında babanın mutlak otoritesinden duyulan kastrasyon korkusu ile anne tarafından gerçekleştirilemeyen aynalanma ihtiyacının bir bileşkesidir. Johanna’nın annesinin bileklerindeki kesik izlerini görme ısrarı, Winnicott temelli bir perspektifle, annenin donuk yüzünde kendi varlığını ve acısını bulma çabasıdır. Ancak bu ayna karardıkça ve Bion’un ifadesiyle beta elementleri (ham acılar) anne tarafından kapsanıp alfa elementlerine dönüştürülmedikçe, Johanna 60 yaşında dahi adı konulamaz bir dehşet ile baş başa kalmaktadır.
Sonuç olarak, romanın başlığında sorulan "Annem öldü mü?" sorusu, psikanalitik açıdan fiziksel bir ölümü değil, içsel bir nesnenin işlevsel ölümünü temsil etmektedir. Johanna’nın annesini tekrar tekrar resmetmesi ve takip etmesi bir onarım çabasını simgelemektedir. Johanna ancak annesinin iç dünyasında bir yer edinmeyi başardığında ya da bu imkansızlığı kabul edip yasını tamamladığında, babanın gölgesinden ve annenin sessizliğinden özgürleşerek kendi gerçek öznelliğine kavuşabilecektir.

Son Yazılar

Hepsini Gör
Ev Üzerine

Dünyaya geldiğimiz ev gerçekten de bizim evimiz, yuvamız mı? Büyüdükçe bu soru daha da çok takılır aklımıza ve kendimize sormaya...

 
 
 
Şema Terapi Nedir

Şema terapi; bilişel davranışçı terapinin cevap veremedigi psikolojik rahatsızlıkların fark edilmesi ile Young tarafından 1990 yılında...

 
 
 

Yorumlar


© 2035 by Andi Banks. Powered and secured by Wix

  • psikologselenkomurcu
bottom of page