top of page

''MELANCHOLIA'' FİLMİNİN PSİKANALİTİK BAĞLAMDA ANALİZİ

Film, iki kız kardeşin (Justine ve Claire) birbirine taban tabana zıt içsel dünyaları ve baş etme mekanizmaları üzerinden, Melancholia adı verilen devasa bir gezegenin dünyaya çarpma sürecini ve bu süreçte tetiklenen varoluşsal krizleri ele almaktadır. Anlatı, doğrusal olmayan ve psişik süreçlerin dışa vurumu niteliğindeki iki ana bölüme ayrılarak Justine ve Claire isimleri verilerek işlenmiştir.

1. Bölüm: Justine
Justine bir reklam yazarıdır ve yeni evleneceği Michael ile birlikte, kız kardeşi Claire ve onun varlıklı eşi John’un malikanesinde Justine ve Michael için düzenlenen görkemli düğünlerine katıldıkları bir akşamla başlar. Ancak Justine, düğünün en başından itibaren parlak bir yüzeyin ve kusursuz planlanan düğünün ardında gizlenen yoğun bir melankoli ve yabancılaşma sarmalı içerisinde olduğu dikkat çekmektedir. İlk sahneden itibaren gelinin yani Justine’in çok mutlu olması beklenen anlarda gülümsemesinin ardından gözlerindeki melakonli dikkati çekmektedir. O mutlu gibi gözüken sahnelerde dahi ilk aşamadan izleyici huzursuzluk ve patlayacak bir melankoli bombası olduğunu net bir şekilde hissetmektedir. Kontrolcü, mükemmeliyetçi ve toplumsal normları temsil eden kız kardeşi Claire düğünün kusursuz ilerlemesi için çabalarken, narsistik ve otoriter iş verenlerin, duyarsız bir babanın ve evlilik kurumunu açıkça aşağılayan ve Justin’in yanında olamayan annesi Gaby'nin varlığı Justine’in benliğindeki çatışmaları sahneler ilerledikçe daha da derinleştirir.
Davet ilerledikçe Justine, etrafındaki sahte toplumsal ritüelleri ve kendisinden beklenen mutlu kadın rolünü sürdüremez hale gelir ve içerisindeki ilk sahneden beri hissettiğimiz geçici olarak bastırılan o melankoli bombası patlar. İlişkide olma ve doyum sağlama çabaları narsistik kırılmalarla sonuçlanır, düğün gecesinde kocasını aldatır, işini bırakır ve nihayetinde Michael'ın kendisini terk etmesine yol açar. Bu bölümde Justine’in sergilediği ağır depresif tablo, oluşturmaya çalışılan şeylerin çevreninde etkisiyle Justine’in içinde tamamen yıkılmasına ve benliğin amaçsızlık kapanına sıkışarak hızla çöküşe geçmesine sebep olmuştur. İlerleyen sahnelerde ise Justine’in bu ağır depresif hal karşısında kendi öz bakımını dahi yapamayacak hale gelmesine sebep olmaktadır. Her şeyi mükemmel ilerleten abla Claire ise düğünden sonra ortaya çıkan bu depresif tabloda yine iyi bir abla olarak kardeşini yıkar ve besler.

2. Bölüm: Claire
Düğünün yıkıcı finalinin ardından odak nokrası kız kardeşi Claire’in dünyasına kayar. Artık izleyici öyküyü bir de Claire’in gözünden izlemeye başlamaktadır. Justine, yataktan bile kalkamayacak, banyo dahi yapamayacak düzeyde ağır depresif patolojiyle Claire ve John’un malikanesindedir. Claire, adeta bir anne figürünün yapması gerekenleri üstlenerek kardeşini şefkatle iyileştirmeye çalışır. Bu esnada, gökyüzünde parıldayan Antares yıldızının arkasında gizlenmiş olan Melancholia gezegeninin dünyaya doğru yaklaştığı gerçeği netleşir.
Claire'in rasyonel, bilimsel ve dış gerçeklikle uyumlu ego işlevlerini temsil eden eşi John, gezegenin dünyayı teğet geçeceğini savunarak çevreye sakinlik aşılamaya çalışır. Ancak kıyamet senaryosu kesinleştikçe, otorite ve sınır koyucu konumundaki John, sistemin çöküşü karşısında ilkel bir kaçış mekanizması kullanarak intihar eder. Otoritenin ortadan kalkmasıyla Claire, ölüm kaygısı ile kontrolden çıkar ardından mantıklı ve düzenli yapısı yerini kaosa bırakır. Claire henüz John intihar etmeden öncesinde dahi Melancholia gezegeniyle ilgili obsesif düşünceler ve internetten bilgiler araştırmayı çok sık yaparak kompulsif davranışlar sergilemeye başlamıştır. Eşinin sakinleştirme çabaları o aşamada da Claire için çok yeterli olmamıştır.
Buna karşın, kendi içsel dünyasında zaten kıyameti ve yok oluşu yaşayan Justine, dış dünyadaki bu nihai yıkım yaklaştıkça tuhaf bir şekilde sakinleşir, güçlenir ve durumla uyum sağlar. Justine’in yüz ifadesinden bu durumdan neredeyse huşu duyduğu görülmektedir. Hatta bakım aldığı ve sakinleştirildiği kişiye artık tam tersi bir şekilde Justine Claire’e destek vermektedir. Nesne sürekliliğini ve benlik bütünlüğünü ham bir melankoli üzerine kurmuş olan Justine, Claire'in dehşet dolu korkularını emen düzenleyici bir mekanizmaya dönüşür. Filmin sonunda Justine, Claire ve Claire'in küçük oğlu Leo, malikanenin bahçesinde sihirli bir mağara sembolizmiyle ahşap çubuklardan koruyucu bir çadır inşa ederler. Üç karakter el ele tutuşarak bir sığınak işlevi gören bu alanda beklerken, Melancholia gezegeni dünyaya çarpar ve tüm yaşamı küle döndürerek yok eder. Dünya yok olurken bu çözümü ve sığınağı bulan kişi ise kendi içinde çok güçsüz gibi gözlemlenen Justine’dir.

Filmin Psikanalitik Yorumu
Filmin giriş sahnesinde Justine’in arkasından gökyüzünden kuşların toprağa düşmesi, doğanın ve yaşam enerjisinin tersine döndüğünü göstermektedir. Nesne ilişkileri çerçevesinden bakıldığında kuşlar, özgürlüğü, canlılığı ve iyi nesneleri sembolize eder. Kuşların ölü olarak yere düşmesi, içsel fantezi dünyasında agresif dürtülerin libidinal enerjiyi yok ettiğini, öznenin, iyi nesne kaybı nedeniyle derin bir içsel boşluğa düştüğünü simgeler (Klein, 1946). Bu sahnede Justin’in gözünden derin bir içsel boşluğa düştüğü gözlemlenmektedir. Klein’ın (1957) haset ve şükran kuramına göre, iyi nesne olan kuşun bu denli tahrip edilmesi ve gökyüzünden ölü olarak yağması, içsel nesne sürekliliğinin korunamadığını ve yıkıcı dürtülerin bütünleştirici işlevleri yok ettiğini gösterir. Bu durum, melankolik öznenin iç dünyasında sığınabileceği hiçbir iyi ve besleyici alanın kalmadığı ve egonun savunmasız bir parçalanma anksiyetesiyle baş başa kaldığı bir ruhsal çöküş alanına işaret etmektedir (Öztürk, 1985). Ölü kuşların Justine’in konumsal olarak arkasında yer alması oldukça yerindedir çünkü bu tercih geçmişten gelen patolojik nesne ilişkilerinin şimdiki zamana ve içinde bulunulan güne bir yansıması olarak sembolize edilmiştir. Düğün boyunca kurduğu güncel ilişkilerde sergilediği tüm iyi nesne arayışlarının, Justine için her seferinde yıkıcılık ve hayal kırıklığıyla karşılaştığı fark edilmektedir. Kuşların Justine’in geçmişini temsilen eden arka planda konumlanması ve gökyüzünden yağmaları karakterin bugünkü nesne dünyasında da ruhsal açlığını giderecek bir nesne bulamayarak kendi içsel boşluğunda boğulacağına dair ilk sahneden fikir vermektedir (Klein, 1946).
Atlar, biyolojik doğaları gereği çevresel tehdit ve tehlikelere karşı her an tetikte kalabilmek adına ayakta uyuyabilen, mitolojik ve kültürel düzlemde ise gücü, dinamizmi ve asaleti temsil eden canlılardır. Filmin giriş sahnesinde Justine’in çok sevdiği atı Abraham’ın dizlerinin üzerine çökerek acizce yıkılması, doğaya aykırı bir kırılmaya ve bu canlıya özgü doğal savunma mekanizmasının ruhsal düzeyde tamamen iflas ettiğine işaret etmektedir. Atın ayakta duramayarak diz çökmesi ve yıkılması egonun dış gerçeklikle uyum sağlama, idden gelen dürtülerin baskılarını dengeleme ve ruhsal mekanizmayı düzenleme işlevini, yani tüm savunma mekanizmalarını tamamen kaybettiğinin sarsıcı bir göstergesidir (Gençtan, 1984). Atın hayatta kalmasını ve tetikte olmasını sağlayan ayakta uyuma refleksinin bu denli bozulması, psişik determinizm ilkeleri doğrultusunda ele alındığında, artık hiçbir ruhsal savunmanın işe yaramayacağı o kaçınılmaz psişik ölümün, teslimiyetin ve melankolik çöküşün sembolik bir ilanı niteliğindedir (Freud, 1917). Justine ve yerde yatan atların birlikte aynı karede kullanılması, Justine için ruhsal savunmaların işe yaramadığı ve artık egonun dış gerçeklik ile uyum sağlayamadığının temsilidir (Öztürk, 2008).
Melancholia gezegeninin yavaşça yaklaşarak dünyayı yutması ve her şeyin derin bir karanlığa gömülmesi, tüm fiziksel sistemin yok oluşunu simgelemektedir. Sigmund Freud’un (1920) tanımladığı ölüm dürtüsü kavramı bağlamında bu kozmik çarpışma, yıkıcı dürtülerin yaşama enerjisine karşı elde ettiği nihai zaferin somut bir temsilidir. Gezegenin yarattığı mutlak yıkım, canlının ilk durağanlık dönemine, gerilimsizliğe ve mutlak sessizliğe dönme yönündeki derin bilinçdışı arzusunu sinematografik bir dille ortaya koymaktadır (Freud, 1920). Gezegenin 3 ana karakteri yutması ile tüm çatışmalar son bulur ve ölüm dürtüsü galip gelir. Son karedeki sakinlik ve dinginlik ise karakterlerin gerilimsizliğe dönüşünü net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Filmin giriş sahnesinde Justine’in gelinliğiyle ormanda yürümeye çalışırken ayaklarına gri yün ipliklerin, köklerin ve sarmaşıkların dolanması karakterin adeta bir bataklıktaymış gibi ağırlaşarak ilerleyememesi, yaşadığı derin ruhsal felcin sarsıcı bir dışa vurumudur. Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) gelişimsel çerçevede tanımladığı ayrışma-bireyleşme kuramı bağlamında ele alındığında bu sahne bireyin erken çocukluk dönemindeki simbiyotik (ortak yaşamsal) evreden zihinsel ve eylemsel düzeyde kopamamış olmasının yetişkinlikteki felç edici etkisini simgelemektedir. Üzerindeki gelinlik toplumsal bir rolü, yetişkinlik evresini ve olgun/bağımsız bir kendilik tasarımı geliştirme çabasını temsil ederken ormanda ayağına dolanan o ilkel bağlar Justine’i kronolojik olarak geriye, ortak yaşamsal evrenin yutucu anne rahmi sembolizmine doğru çekmektedir (Mahler ve ark., 1975). Bu doğrultuda söz konusu kökler, Justine’in bağımsız bir benlik yapısı oluşturmasını engelleyen ve ayrışmaya izin vermeyen aile sistemiyle kurulan patolojik bağların bilinçdışındaki sembolik zincirleri olarak somutlaşır (Demircioğlu ve ark., 2018). Filmin ilerleyen sahnelerinde netleşeceği üzere, bu evliliği gerçekleştiremeyerek ayrışma-bireyleşme sürecini ve özerkleşmesini tamamlayamayan Justine gelişimsel olarak gerileyerek yeniden bir anne figürü olarak konumlanan ablasının bakımına muhtaç, bağımlı bir çocukluk evresine geri döner.
Filmin giriş sahnesinde Justine’in tamamen hareketsiz ve donuk bir biçimde dururken, parmak uçlarından gökyüzüne doğru yoğun bir ışık ve elektrik akımının fışkırması, karakterin hapsolduğu dışsal durağanlığın aksine iç dünyasında barındırdığı devasa çatışma ve enerjinin yansımasıdır. Yakından bakıldığında Melancholia gezegeninin yarattığı elektromanyetik çekimle doğrudan bir bağ kuran bu elektrik akımları, Heinz Kohut’un (1971) kendilik psikolojisi kuramı düzleminde, erken çocukluk döneminde yeterince aynalanamayan ve narsistik dengesi bozulan öznenin geliştirdiği ilkel bir büyüklenmeci kendilik savunması olarak yorumlanabilir. Justine, kendini aciz bir gelin olarak deneyimlemiş olsa dahi Melancholia gezegeni karşısında oldukça güçlü bir tutum sergilemiştir. Giriş sahnesindeki bu ellerinden ışık çıkma durumu Justine’in kendisini evrenle ve kıyametle doğrudan bağ kurabilen, doğaüstü güce sahip büyüklenmeci bir özne olarak tasarımlayabileceğini düşündürmektedir. Kohut’un (1971) bahsettiği parçalanma anksiyetesine karşı narsistik bir bütünleşme fantezisi üretmektedir. Melancholia’nın yaratacağı parçalanma durumu karşısında Justine’in güçlülüğüde bu gezegen ile narsistik bir bütünleşme fantazisi içinde olduğunu düşündürmektedir. Özne ile nesne arasındaki sınırları silen bu kozmik ışıklar, Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) gelişimsel kuramı bağlamında ele alındığında ise simbiyotik evreye ve benlik sınırlarının tamamen erimesine karşılık gelmektedir. Aynı Justine’i ayağından çeken iplerde olduğu gibi. Sağlıklı bir ayrışma yaşayamayan melankolik özne, kendi bedensel bütünlüğünden vazgeçerek onu yutmaya gelen o devasa yıkıcı anne nesnesiyle yani filmde Melancholia gezegeniyle enerjisel düzeyde birleşmekte bireyleşmenin ve dış gerçekliğin getirdiği varoluşsal acıdan kaçarak patolojik bir bütünleşmeye geçmektedir (Mahler ve ark., 1975). Aslında bu sahne, Justine’in içindeki derin melankoli ve değersizlik hislerinin aşırı telafi edici bir savunmasıdır karakterin kendisini ezilmiş, sevilmez ve ilişki kurulamaz bir kişi olarak deneyimledikten sonra bilinçdışının ürettiği bu kozmik illüzyonla betimlenmesi, egoyu parçalanmaktan koruyan narsistik bir savunma mekanizmasının dışa vurumudur (Freud, 1914; Kohut, 1971).
Filmde Justine’in nehirde gelinliğiyle sırtüstü uzanarak akıntıya kapılmış şekilde sürüklendiği o ikonik imge ise, melankoliyi en sarsıcı biçimde somutlaştıran sahnedir. Yönetmen Lars von Trier, filmin hem giriş sekansında hem de ana afişinde, İngiliz ressam John Everett Millais’nin 1851-1852 yıllarında tuvale aktardığı ve Shakespeare’in Hamlet trajedisindeki trajediye atıfta bulunan Ophelia tablosuna açık bir görsel gönderme yapmaktadır. Sevgi nesnesi Hamlet tarafından reddedilmesi ve baba nesnesi Polonius'un öldürülmesiyle derin bir deliliğe sürüklenen Ophelia’nın, gelinliği andıran elbiseleriyle suya teslim oluşundaki acı, yabancılaşma ve kaçınılmaz sonu kabullenmenin yarattığı donuk dinginlik, Justine’in yüz ifadesinde de gözlemlenmektedir. Bu atıf, Sigmund Freud’un (1917) yas ve melankoli çalışması bağlamında egonun uğradığı narsistik zedelenme karşısında nesneye yönelik tüm duygularını kendi içine gömerek dış dünyadan libidinal enerjisini tamamen çekmesini simgelemektedir. Justine’in düğün günü kaybettiği birçok nesne vardır bunlar karşısında Justine’in sergilediği çaresiz ama dirençsiz duruşu, egonun nesne kaybı karşısında kendi ruhsal yıkımını bir kurtuluş gibi kucakladığının sembolik bir dışa vurumudur (Freud, 1917). Bu sahnede tam olarak düğünle birlikte melankolisinin içine daha da düşen Justine’i ve ruhsal yıkımı bir kurtuluş olarak görmesini çok net bir biçimde hissettirmektedir. Tıpkı nehirde boğulurken çırpınmayan Ophelia gibi, Justine’in de suyun üzerinde hiçbir direniş göstermeden sürüklenmesi, Sigmund Freud’un (1920) tanımladığı ölüm dürtüsünün yaşama enerjisine karşı elde ettiği nihai zaferin temsil edilmesidir. Karakterin yüzündeki acı dış dünyanın sınırlarından, dinginlik ise canlının organik olmayan ilk durağanlık durumuna ve mutlak sessizliğe dönme eğiliminden kaynaklanmakta, böylece ölüm sanatsal bir boyutta somutlaşmaktadır (Freud, 1920).
Giriş sahnesinde Justine’in yüzüne odaklanan yakın çekimde, arkasında gökyüzünden ölü kuşlar yağarken sergilediği o donuk, ifadesiz ve derin umutsuzluk barındıran bakışlar, filmin ilerleyen bölümlerinde yataktan kalkamayacak, banyo dahi yapamayacak düzeyde, öz bakımını tamamen yitirdiği o katatonik melankolinin temsili resmidir. Freud (1917), yas ve melankoli adlı eserinde melankoliyi egonun derin bir şekilde yaralanması, dış dünyaya karşı ilginin kaybedilmesi ve sevme kapasitesinin yitirilmesi olarak tanımlar. Justine’in umutsuz bakışları ve öz bakım eksikliği, dış dünyadaki libidinal yatırımların tamamen geri çekilerek nesnenin ego içine yansıtılması ve egonun çökmesiyle doğrudan ilişkilidir. Filmin başından sonuna doğru Justine’in çabaladığı birçok şeyin yıkıldığını ve bu melankolinin içine sürüklendiğini gözlemlemekteyiz. Justine'in egosu yaralanmaktadır çünkü düğün mekanik bir mükemmellikle ilerlerken, etrafındaki hiçbir nesneyle sahici, doyurucu ve anlamlı bir bağ kuramadığını yıkıcı olsa da fark eder. Freud’un (1917) belirttiği üzere, melankolik özne dış dünyada uğradığı bu narsistik hayal kırıklığı karşısında, nesneye yöneltemediği bastırılmış öfkeyi kendi içine akıtır. Ego, dış dünyadaki tüm anlamlı yatırımlardan mahrum kaldığı ve sevgi nesnelerini içsel olarak kaybettiği için, bizzat kendi içindeki ölüm dürtüsünün acımasız saldırılarına açık hale gelerek ağır bir hasar alır (Freud, 1920).
Justine’in daha düğün esnasında dış dünyaya ve diğer insanlara karşı ilgisinin azaldığı, sürekli kalabalık olan yerlerden kaçıp tek başına golf arabasına binerek uzaklaşmasından ve yıldızları izlemeye gitmesinden anlaşılmaktadır. İlerleyen sahnelerde bu soyutlanma düzeyi katlanarak artmaktadır. Karakterin sevme kapasitesini yitirmesi noktası ise evlendiği partnerine karşı geliştirdiği ani yabancılaşma, ilgisini tamamen çekmesi ve onun varlığını büsbütün umursamamasıyla somutlaşmaktadır. Melancholia filminde Justine’in düğünün yapay ihtişamından kaçarak golf arabasıyla uzaklaşması kısmı ve bu esnada gelinliğinin araca sıkışması üzerine onu büyük bir öfkeyle yırtması ve ardından gecenin karanlığında açık alanda toprağa idrarını yapması, iç dünyasındaki melankoli bombasının ve bastırılmış ilkel dürtülerin adım adım gün yüzüne çıktığı en radikal eyleme dökme sahneleridir (Laplanche ve Pontalis, 1973). Bu sarsıcı sekans, masumiyetin, toplumsal sınırların ve iyi nesne rollerinin Justine'in benliğinde nasıl parçalandığını klinik olarak gözler önüne sermektedir. Sigmund Freud’un (1923) yapısalcı kişilik kuramı düzleminde safiyeti, uysallığı ve süperegonun dayattığı masum gelin rolünü temsil eden o beyaz gelinliğin hırsla yırtılması karakterin o ana kadar zorla bastırdığı yıkıcı dürtülerinin, toplumsal beklentileri bilinçdışı düzeyde kastre ederek parçaladığının ve iç dünyasında artık o saf, iyi olana dair hiçbir türevin kalmadığının sembolik bir göstergesidir. Ardından, üzerinde o yırtık gelinliğiyle hiçbir medeni sınırı umursamaksızın açık alana idrarını yapması ise Freud’un (1905) psikoseksüel gelişim kuramı bağlamında, egonun yetişkinlik düzeyindeki tüm savunma mekanizmalarını kaybederek kuralların henüz var olmadığı ilkel dönemlerden biri olan anal döneme akut bir biçimde gerilemesini ifade etmektedir. 
Melancholia filminin açılış sahnesinde, limuzin ile düğüne giden Justine ve Michael çifti yer almaktadır. Justine ve Michael’ı taşıyan beyaz, upuzun ve lüks limuzinin malikaneye çıkan dar ve virajlı taşra yoluna sığamayarak sıkışıp kalır, bu sembolik bir kırılma anıdır. Dışarıdan bakıldığında kusursuz ve ihtişamlı görünen bu evlilik arabası, yolun gerçeği karşısında aniden işlevsizleşmekte ve çift arabadan inip düğün alanına yürüyerek gitmek zorunda kalmaktadır. Donald Winnicott’un (1965) sahte kendilik kuramı bağlamında uzun limuzin toplumun, elit çevrelerin ve ablası Claire’in Justine’e giydirmeye çalıştığı, dışarıdan kusursuz görünen ama tamamen yapay olan toplumsal maskeyi simgelemektedir. Yolun dar ve engebeli oluşu ise ham, çıplak ve kontrol edilemeyen dış gerçekliğe karşılık gelmektedir. Sahte kendilik yani uzun limuzin dış gerçeklik yani dar yollar ile uyumlu değildir. Bu aşırı büyük ve yapay olan sahte kendilik nesnesi, gerçekliğin dar koridorlarında sıkışıp işlevsiz hale gelmektedir (Winnicott,1965). Justine’in dağınık iç dünyası, bu devasa sahte yapının içine sığamadığı için araba yolda kalmakta böylece yetişkinliğe ve evlilik kurumuna atılmak istenen o ilk adım daha en başından mekanik bir başarısızlıkla ketlenmektedir.
Binbir güçlükle malikaneye varıldığında Justine'in kendisi için hazırlanan ve yüzlerce davetlinin beklediği salona girmek yerine kapının eşiğinde durması ve içeri adım atamaması ise egonun ketlendiğini göstermektedir. İçerideki parlak ışıklar, müzik ve kutlama atmosferi Justine için bir coşku kaynağı değil, tam aksine bir tehdit unsuruna dönüşmektedir. İçeri girmek yerine dışarıda kalmayı ve alandan uzaklaşmayı seçen karakterin bu tepkisi, Sigmund Freud’un (1914) literatürde tanımladığı ilkel geri çekilme savunma mekanizmasıyla doğrudan ilişkilidir. İç dünyasında ağır bir melankolik çöküş ve libidinal boşalma yaşayan özne için dış dünyanın neşesi ve mükemmellik talebi, egoya yönelik bir saldırı gibi algılanmaktadır. Justine içeri girememektedir çünkü ego sınırları o kadar zayıflamıştır ki, içerideki yoğun uyaran dalgası karşısında tamamen parçalanmaktan endişe etmektedir. Dolayısıyla içeri girmeyi reddetmek, egonun kendini korumak adına dış gerçekliği yok saymaya çalıştığı bir kabuğa çekildiği savunma alanını temsil etmektedir (Freud, 1914).
Son olarak Justine’in geç kalması, programa uymaması ve törenleri aksatması üzerine ablası Claire’in büyük bir öfke yaşayarak planın mükemmel ilerlemesi gerektiğini hatırlatması, karakterde derin bir kusurluluk ve yetersizlik hissi uyandırmaktadır. Claire için önemli olan Justine’in ne hissettiği değil, düğün programının kusursuz işlemesidir. Heinz Kohut’un (1971) kendilik psikolojisi kuramına göre, bir bireyin sağlıklı bir kendilik değeri geliştirebilmesi için çocukluk döneminde bakım veren tarafından koşulsuz bir biçimde aynalanmaya, yani onaylanmaya ve olduğu gibi kabul edilmeye ihtiyacı vardır. Claire bu sahnede, Justine’in içsel acısını aynalamak yerine ona katı kurallar dayatan zulmedici bir figür olarak yaklaşmaktadır. Claire’in bu dayatması, Justine’in zaten kırılgan olan benliğinde derin bir narsistik yaralanmaya ve temel kusurluluk hissinin tetiklenmesine yol açmaktadır. Justine, ablasının gözünde bir özne olarak değil, Claire'in kendi mükemmeliyetçi dünyasını tamamlayacak bir narsistik nesne uzantısı olarak görülmekte, bu durum da karakterin melankolisini ve suçluluk duygularını daha da derinleştirmektedir.
Anne Gaby’nin düğün yemeğinde geleneksel, onaylayıcı bir konuşma yapmayı açıkça reddederek evlilik kurumunu ve toplumsal ritüelleri alenen aşağılaması, Justine’in iç dünyasındaki erken çocukluk dönemi nesne hasarının köklerini gözler önüne sermektedir. Heinz Kohut’un (1971) kuramı düzleminde, bir çocuğun birincil bakım veren tarafından koşulsuz kabul görme ve onaylanma ihtiyacı, bu sahnede gözlemlendiği üzere annenin narsistik soğukluğuyla radikal bir biçimde baltalanmaktadır. Annenin bu reddedici tutumu, Donald Winnicott’un (1965) bahsettiği sahte kendilik maskesinin düğün boyunca neden bu kadar hızla çöktüğünü ve ablası Claire’in katı kuralları karşısında Justine’in neden derin bir temel kusurluluk hissiyle dolu olduğunu kronolojik olarak açıklamaktadır. Son olarak, annenin sergilediği bu narsistik mesafe, Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) tarafından tanımlanan ayrışma-bireyleşme sürecinin neden tamamlanamadığının örneğidir karakterin özerk bir benlik olarak ileriye doğru adım atmasını engelleyen o görünmez kökler, tam da annenin bu duygusal eşlikten kaçındığı sahnede daha da sıkılaşmakta Justine’i dış dünyadan libidinal yatırımlarını büsbütün çekerek bizzat kendi içindeki ölüm dürtüsünün kollarına bırakmaktadır (Freud, 1920).
Melancholia filminde baba Dexter’ın düğün yemeği esnasında, önünde olmasına rağmen garsondan ısrarla kaşığım yok diyerek yeni bir kaşık talep etmesi ve yanına getirdiği genç sevgilileri üzerinden eski eşi Gaby ile konukların gözü önünde kavga etmesi, Justine’in ruhsal yıkımını derinleştirmektedir. Heinz Kohut’un (1971) kendilik psikolojisi kuramı düzleminde bu sahne, Justine’in çocukluk evreninde ihtiyaç duyduğu ve içselleştirmek istediği idealize ebeveyn imajının güncel yaşantıda bir kez daha parçalanması anlamına gelmektedir. Çocuğun sığınacağı, güven duyacağı ve sakinleşmeyi öğreneceği bir otorite figürü olması gereken babanın sergilediği bu çocuksu, sınır tanımaz ve ilkel davranışlar, Justine'in kendilik bütünlüğünü tehdit etmektedir. Öte yandan, annenin de bu durumu hazmedemeyerek herkesin içinde başlattığı o öfkeli ve suçlayıcı tartışma, Justine'i iki patolojik ebeveyn arasında tamamen korumasız bırakmaktadır. Aynalanma ve duygusal eşlik aradığı anne ve babasının bu yıkıcı, bencil ve narsistik çatışması melankolik öznenin etrafındaki nesne dünyasının ne denli güvensiz ve tehditkar olduğunu ortaya koymaktadır. Ebeveynlerin sergilediği bu sınır ihlalleri ve duygusal ihmal, Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) tanımladığı sağlıklı ve özerk bir kendilik inşa etme sürecini imkansız kılmakta Justine’in neden salona adım atamayarak ilkel bir geri çekilme ve derin bir içsel boşluk içine sürüklendiğini karakterolojik olarak anlamlı kılmaktadır.
Melancholia filminde Justine’in anne ve babası arasındaki çatışma, düğündeki aşırı kontrollü ve yapay mükemmeliyetçi atmosferle birleştiğinde karakterin iç dünyasındaki melankolik sızıntı artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmakta ve onu düğün alanından tamamen kaçmaya zorlamaktadır. Justine’in davetlileri terk ederek yeğenini uyutmaya götürmesi ve onunla birlikte orada uyuyakalması, üzerinde ağırlaşan gelinliğini taşımaktan bedenen ve ruhen yorulduğunu göstermesi melankolinin benliği tamamen ele geçirmeye başladığının en somut göstergelerinden biridir. Düğün boyunca taşınmaya çalışılan o beyaz gelinlik Donald Winnicott’un (1965) kavramsallaştırdığı, toplumsal normların özneye dayattığı sahte kendilik maskesinin sinematografik bir temsili olarak okunabilir. Justine’in bu maskeyi taşıyamayacak kadar ağırlaşması, dış dünyaya yönelik libidinal yatırımların yavaş yavaş kesildiğini ve egonun işlevsiz bir duruma geçtiğini ortaya koymaktadır. Karakterin daha sonra salona dönmek yerine banyoya giderek küvete girmesi ve düğünden tamamen soyutlanması ise Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) tanımladığı simbiyotik evreye ve anne rahmi sembolizmine yönelik ilkel bir geri çekilmeyi akla getirmektedir. Dış gerçekliğin ve yetişkinlik rollerinin yarattığı varoluşsal tahribata dayanamayan kırılgan benlik, küvetteki suyun kapsayıcılığında sınırlarını eritmekte kuralların ve sahte nesne ilişkilerinin var olmadığı o ilkel, gerilimsiz döneme sığınarak dış dünyadan tamamen vazgeçmektedir.
Melancholia filminde anne Gaby’nin, Justine’e kocası Michael’ı kastederek “O adam gidecek, seni terk edecek” demesi ve onun temelde sevilmez, değersiz ve en nihayetinde terk edilmeye mahkum birisi olduğunu doğrudan kızının yüzüne vurması Justine’in iç dünyasındaki patolojik kehaneti doğrulayan ve düğünü nihai yıkıma götüren en kritik kırılma noktalarından biridir. James F. Masterson’ın (1976) nesne ilişkileri temelli kendilik bozuklukları kuramı bağlamında, birincil bakım veren olan anneden gelen bu ağır narsistik darbe ve reddediş, Justine’in kırılgan benliğinde derin bir terk edilme depresyonunu tetiklemektedir. Annesinin bu zehirli projeksiyonunu ve sevilmezlik atfını bilinçdışı düzeyde bütünüyle içselleştiren Justine, bu yıkıcı kehaneti gerçekleştirmek adına düğünü sabote etme eylemlerini radikal bir biçimde hızlandırmaktadır. Melanie Klein’ın (1946) paranoid-şizoid konum dinamikleri çerçevesinden bakıldığında karakter, nesne dünyasından gelebilecek olası bir reddedilme acısını önceden kontrol altına alabilmek adına savunmacı bir hamleyle Michael'ın gideceği koşulları bizzat kendi elleriyle yaratmaktadır.
Melancholia filminde Michael’ın evliliklerinin geleceği adına Justine için satın aldığı elma bahçesi arsasının fotoğrafına Justine'in hiçbir şekilde sahip çıkmayarak onu bırakması ve hemen ardından malikanenin bahçesinde, tanımadığı bir başkasıyla dürtüsel bir cinsellik yaşaması karakterin güncel nesne yatırımlarını bütünüyle imha ettiği en radikal eyleme dökme ve sabote etme sahneleridir. Sigmund Freud’un (1920) kuramsallaştırdığı ölüm dürtüsü düzleminden bakıldığında bu iki ardışık eylem yaşama, üremeye, geleceğe ve evliliğe dair tüm libidinal yatırımları simgeleyen arsa fotoğrafının ve sadakat bağının, bizzat karakterin iç dünyası tarafından nasıl ketlendiğini gözler önüne sermektedir. Melanie Klein’ın (1946) nesne ilişkileri kuramı açısından bakıldığında karakter, Michael’ın sunduğu iyi nesne yatırımını kendi içindeki derin değersizlik ve melankoli nedeniyle hazmedememekte ilişkiye dair tüm yapıcı umutları bu yıkıcı eylemler vasıtasıyla kendi elleriyle sabote ederek patolojik bir içsel boşluğa ve nihai yalnızlığa teslim olmaktadır. Özetle anne figüründen içselleştirilen o köklü karamsarlık, Justine’i kendisine iyi gelebilecek besleyici bir ilişkinin asla var olamayacağına inandırmakta karakter de potansiyel mutluluğunu kendi elleriyle tamamen sabote ederek melankolinin yıkıcı çekimine boyun eğmektedir.
Justine’in, iç dünyasındaki melankolik çöküşü durdurabilmek adına babasına sığınarak o gece çiftlikte kalması için adeta yalvarması, fakat babasının kızına haber dahi vermeden malikaneyi gizlice terk etmesi karakterin tutunmaya çalıştığı son nesne yatırımının da travmatik bir biçimde yıkılmasıyla sonuçlanmaktadır. Heinz Kohut’un (1971) kendilik psikolojisi kuramı düzleminden bakıldığında bu sahne, annenin narsistik nefretiyle yaralanan Justine’in, kırılan kendilik dengesini onarmak adına idealize bir ebeveyn imajına sığınma çabasının babanın bu mutlak sorumsuzluğuyla parçalanması anlamına gelmektedir. Sığınacak, sakinleşecek ve kendisini kapsayacak hiçbir emniyetli alan bulamayan kırılgan benlik, dış gerçeklikle bağ kurma çabasından bütünüyle vazgeçmektedir. Son olarak, babanın bu yıkıcı davranışı, Justine’i dış dünyadaki tüm anlamlı bağları sabote etmeye zorlamakta onu Freud’un (1920) tanımladığı ölüm dürtüsünün sunduğu o mutlak, melankolik sessizliğe doğru itmektedir.
Melancholia filminde düğünün başından itibaren her ayrıntının Justine yerine ablası Claire tarafından organize edilmesi, törenin Claire’in görkemli malikanesinde yapılması ve kırılma noktası olarak düğün çiçeğini Justine’in değil, Claire’in davetlilere fırlatması karakterin özerk bir özne olarak var olamadığı sağlıklı olmayan nesne ilişkilerini gözler önüne sermektedir. Heinz Kohut’un (1971) kendilik psikolojisi düzleminden bakıldığında Justine, kendi hayatının ve evliliğinin başrolü olması gerekirken, Claire’in mükemmeliyetçi dünyasını tamamlayan narsistik bir nesne uzantısı konumunda kalmıştır. Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) kavramsallaştırdığı ayrışma-bireyleşme süreci düzleminde bu durum, Justine’in birincil bakım veren figürlerden sağlıklı bir biçimde kopamayışının açık bir tezahürüdür. Annenin bıraktığı duygusal boşlukta bir bakım veren ikamesi olarak konumlanan abla Claire, düğün boyunca koyduğu katı kurallar ve mutlu olma baskısıyla Justine’in üzerinde yoğun bir kontrol mekanizması kurar. Justine, ablasının bu işgalci arzularına tabi kalarak bağımsız bir kendilik sınırı çizmeyi başaramaz. Neticede, ablasının yörüngesinden çıkıp özerkleşemeyen karakter, psikolojik bütünlüğünü koruyamayarak sembiyotik evrede çakılı kalır ve bir türlü bireyleşemez. Düğün çiçeğinin Claire tarafından atılmasıyla birlikte, Justine kendisine ait olmayan bir hayatın sahteliğini ve bu narsistik esareti taşıyamayacağını bir kez daha derinden hissederek, dış dünyadaki tüm anlamlı bağlardan vazgeçişini ve bizzat kendi içindeki melankolik çöküşü hızlandırmaktadır. Bununla birlikte, karakterin töreni sabote eden yıkıcı eylemleri, ablanın beklentilerine tabi olmayı reddederek o boğucu bağdan kopmaya ve negatif kimlik üzerinden de olsa özerk bir ayrışma alanı açmaya dair radikal bir girişimdir. Claire, film boyunca hem bakım veren iyi nesne hem de ayrışmayı zorlaştıran kontrol edici nesne işlevlerini eş zamanlı olarak taşımaktadır.
Melancholia filminin ikinci yarısında Claire’in rasyonel dış gerçekliği, toplumsal düzeni ve işlevsel egoyu temsil eden yapısı, kız kardeşi Justine’in ham melankolisinin tam karşısında konumlanarak anlatıyı derinleştirmektedir. Ancak filmin kıyamet kısmı yakınlaştıkça, Claire’in her zaman düzgün kıyafetleri, rasyonel yaklaşımları, titizlikle yönettiği ev düzeni ve bakım veren rolü altında gizlenen ilkel parçalanma anksiyetesi ve ölüm korkusu radikal bir biçimde yüzeye çıkmaktadır. Claire’in her şeyi düzenli, öngörülebilir ve kontrol altında tutma çabası iç dünyasındaki kaygıyı yönetmeye hizmet eden aşırı telafi edici bir savunma organizasyonu olarak değerlendirilebilir. Bu kontrolcü işleyiş, belirsizliği tolere etmekte zorlanan benliğin ruhsal bütünlüğünü koruma girişimidir. Ancak Melancholia gezegeninin dünyaya doğru yaklaştığı gerçeği netleştikçe, o ana kadar rasyonel sistemlerle ve eşinin temsil ettiği bilimsel otoriteyle ayakta tutulan kontrol mekanizmaları iflas etmekte ve derin bir çaresizlik patlak vermektedir. Claire’in gezegen gerçekten dünyaya çarpacağı an oğlunu yanına alarak mantıksız ve çaresiz bir şekilde malikaneden kaçmaya çalışması, rasyonel sistemlerin kaçınılmaz mutlak yok oluş karşısındaki mutlak çöküşünün kanıtıdır. Bu yok oluş karşısında Claire tüm savunmalarını kaybederek ilkel bir panik ve felç durumuna mahkum olurken kendi iç dünyasında zaten kıyameti, nesne kaybını ve yok oluşu yaşayan Justine tuhaf bir şekilde sakinleşmekte, güçlenmekte ve durumla uyum sağlamaktadır. Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) tanımladığı gelişimsel süreçleri içsel bir melankoliyle sabitleyen Justine için dış dünyadaki bu nihai yıkım bir tehdit değil, aksine iç dünyasındaki psişik gerçekliğin dış dünyayla mükemmel bir biçimde bütünleşmesidir. Güç dengesinin ve kontrolün tamamen el değiştirdiği bu aşamada Justine, ablasının dehşet dolu parçalanma korkusunu emen kapsayıcı bir mekanizmaya dönüşerek onlar için ahşap çubuklardan metaforik, sihirli bir sığınak inşa etmektedir. Bu sığınak fiziksel bir koruma sağlamasa dahi, ölüm anında psikolojik bir kapsayıcı alan işlevi görmekte ve üç karakter el ele tutuşarak beklerken gezegen dünyaya çarpmaktadır. Böylece rasyonel Claire’in tüm kontrol illüzyonları yok olurken, melankoliyi huşuyla kucaklayan Justine’in rehberliğinde tüm sistem Sigmund Freud'un (1920) kavramsallaştırdığı ölüm dürtüsünün nihai zaferine ve mutlak sessizliğe teslim olmaktadır.

SONUÇ
Lars von Trier’in Melancholia (2011) filmi, sinematografik bir anlatı olmanın ötesinde, insan ruhsallığının en derin yaralarını, savunma düzeneklerini ve yıkım arzularını yüzeye çıkaran derinlikli bir eserdir. Bu çalışmada gerçekleştirilen psikanalitik inceleme, filmdeki iki ana karakter olan Justine ve Claire’in, yaklaşmakta olan kıyametin yani Melancholia gezegeninin dünyaya çarparak yok edecek olmasının karşısında verdikleri tepkilerin tesadüfi olmadığını erken dönem nesne ilişkileri, kendilik hasarları ve ego bütünlüğü süreçleriyle doğrudan bağlandığını ortaya koymuştur.
Filmin ilk bölümünde Justine odaklı yapılan analizler karakterin evlilik, yetişkinlik ve toplumsal roller karşısında yaşadığı ruhsal felcinin temelinde, birincil bakım verenler olan narsistik soğukluğuyla anılan anne Gaby ve dürtüsel baba Dexter tarafından uğradığı ağır narsistik yaralanmaların yattığını göstermiştir. Heinz Kohut'un (1971) dikkat çektiği koşulsuz aynalanma ihtiyacının ebeveynler tarafından radikal bir biçimde ihlal edilmesi, Justine’i dış dünyaya karşı derin bir yabancılaşmaya ve temel kusurluluk hissine sürüklemiştir. Donald Winnicott’ın (1965) kavramsallaştırdığı sahte kendilik maskesinin toplumsal beklentiler ve abla Claire'in katı kuralları karşısında hızla çökmesi, yıkılması ise melankolik öznenin bastırılmış yıkıcı dürtülerini açığa çıkarmıştır. Justine’in düğünü adım adım sabote etmesi, dışarıdan bir çöküş gibi görünse de aslında Margaret Mahler ve arkadaşlarının (1975) tanımladığı ayrışma-bireyleşme sürecini tamamlayamamış bir öznenin, işgalci nesne ilişkilerinden kopabilmek ve patolojik bir negatif kimlik üzerinden de olsa kendi sınırlarını çizebilmek adına giriştiği çaresiz, yıkıcı bir özerkleşme çabasıdır.
Filmin ikinci bölümünde ise güç dengelerinin ve psişik işlevlerin dramatik bir biçimde yer değiştirdiği saptanmıştır. Dış dünyaya, rasyonaliteye ve yapısal düzene uyum sağlayarak mükemmel kadın maskesini kuşanmış olan Claire’in sahte kendilik savunmaları, mutlak yok oluş tehlikesi karşısında iflas ederek yerini ilkel bir parçalanma anksiyetesine bırakmıştır. Buna karşın, iç dünyasında iyi nesnelerini çoktan kaybetmiş olan ve kendi içsel kıyametini halihazırda yaşayan Justine, dış gerçekliğin çöküşüyle birlikte tuhaf bir sakinlik ve huşu evresine geçmiştir. Nesne sürekliliğini ham bir melankoli üzerine kuran Justine için dış dünyadaki bu nihai yıkım bir tehdit değil aksine, içsel psişik gerçekliğiyle dış dünyanın mükemmel bir biçimde bütünleşmesi imkanını doğurmuştur.
Son olarak, filmin finalindeki sihirli sığınak fikri, fiziksel bir koruma sağlamasa da ölümün kaçınılmazlığı karşısında psikolojik bir kapsayıcı alan vazifesi görmüştür. Melancholia filmi, kişinin organik olmayan ilk durağanlık dönemine, gerilimsizliğe ve mutlak sessizliğe dönme yönündeki derin bilinçdışı eğilimini estetik bir biçimde işleyerek Sigmund Freud’un (1920) tanımladığı ölüm dürtüsünün , yaşama enerjisine karşı elde ettiği o kaçınılmaz ve nihai zaferinin sarsıcı bir sinematografik belgesi olarak görülmektedir.


Kaynakça
Demircioğlu, Z. I., Demir, K., Fuçular, E. E., Sülüngür, O., Yalçın, E. S., & Topçu, M. (2018). Mahler'in Ayrışma-Bireyleşme Kuramına Göre Küçük Kara Balık Kitabı'nın İncelenmesi. Ayna Klinik Psikoloji Dergisi, 5(2), 72-93.
Freud, S. (1905). Three essays on the theory of sexuality. Standard Edition (Vol. 7). Hogarth Press.
Freud, S. (1914). On narcissism: An introduction. Standard Edition (Vol. 14, pp. 73-102). Hogarth Press.
Freud, S. (1917). Mourning and melancholia. Standard Edition (Vol. 14, pp. 243-258). Hogarth Press.
Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. Standard Edition (Vol. 18). Hogarth Press.
Freud, S. (1923). The ego and the id. Standard Edition (Vol. 19, pp. 1-66). Hogarth Press.
Gençtan, E. (1984). Psikanaliz ve sonrası. Maya Matbaa Ltd. Şti.
Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99-110.
Klein, M. (1957). Envy and gratitude. Tavistock.
Kohut, H. (1971). The analysis of the self. International Universities Press.
Laplanche, J., & Pontalis, J.-B. (1973). The language of psycho-analysis (D. Nicholson-Smith, Trans.). W. W. Norton & Company.
Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). The psychological birth of the human infant: Symbiosis and individuation. Basic Books.
Masterson, J. F. (1976). Psychotherapy of the borderline adult: A developmental approach. Brunner/Mazel.
Millais, J. E. (1851-1852). Ophelia. Tate Britain, Londra.
Öztürk, M. O. (1985). Psikanaliz ve psikoterapi. Sevinç Matbaa.
Öztürk, M. O. (2008). Ruh sağlığı ve bozuklukları. Nobel Tıp Kitabevleri.
Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. International Universities Press.
 
 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Ev Üzerine

Dünyaya geldiğimiz ev gerçekten de bizim evimiz, yuvamız mı? Büyüdükçe bu soru daha da çok takılır aklımıza ve kendimize sormaya...

 
 
 

Yorumlar


© 2035 by Andi Banks. Powered and secured by Wix

  • psikologselenkomurcu
bottom of page